İki Önemli Konu


1)    Adetli Kadınların Namaz Kılamayacakları ve Oruç Tutamayacakları Hakkındaki İddia

    Bu konuda, dikkatlice takip ederek yararlandığım muhtelif TV programları ile birlikte, Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır’ın “ Kur’ân Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar” adlı ve bayağı geniş hacimli kitabını incelemek suretiyle aşağıdaki tespitleri yapmış oldum.
    Bakınız inanç ve ibadet gibi konularda yararlanmamız gereken yegâne kaynak İlahî en son mesaj olan Kur’ân olmalıdır. Gerek inanç ve gerek ibadetler konusunda Kur’ân ile uyumlu olmayan her hangi bir kaynak asla bağlayıcı olmaz. Hadis olarak ileri sürülen Peygamberî sözlerin ise behemehâl Kur’ân’la çakışık olması gerekir. Kur’ân’dan direkt veya dolaylı olarak dayanak bulmayan ve Hadis diye ileri sürülen bir söz asla peygamber sözü olamaz. Zira her peygamber iman ve ibadetler konusunda kendisine inzal edilen vahye uymak zorunda olup, vahiy dışı hiçbir şey söyleyemez ve söylememsi kendisine ihtar edilmiştir. Bu ihtar hakkındaki bilgiler hemen her Her Kur’an Mealinde mevcuttur. Dikkatlice okunması halinde bu husus rahatlıkla anlaşılacaktır. 
    Ama maalesef ve her ne hikmetse birileri veya bazıları bu fevkalade önemi haiz şartlara rağmen insanların inanç ve ibadetlerine güya çeki düzen verme sevdasına tutulmuşa benzemekteler. Kanaatimizce hem kendilerine, hem de okuma ve araştırma yapmaya fırsat bulamayan insanlarımıza yazık ediyorlar.
    Şimdi bakınız Yüce Yaratıcı tarafından insan neslini çoğaltmaya memur edildiği anlaşılan kadınların ay hali (regl) hakkında Bakara Suresinin 222. Ayetinde özellikle erkeklere yasak getiren şu hükümler mevcut: Ayet Meali: “ Sana kadınların âdet halini ve lâhosa kanamalarını soruyorlar. De ki, o bir eziyettir. Âdet günleri onları rahat bırakın; temizleninceye kadar da onlara yaklaşmayın. Tertemiz oldular mı, onlara Allah’ın size buyurduğu yerden yaklaşın. Allah tövbe edenleri sever, tertemiz olanları da sever.”  
    Gerek incelediğimiz eser ve gerekse bu hususa dair TV’lerde izlediğimiz programlarda bu ve benzer konuları müzakere eden din ve diyanet erbabı zevat tarafından; abdest ayeti ( Maide Suresi 6) ile bağlantı kurularak gerek lâhosa ve gerekse regl halindeki kadınların bu süre zarfında özürlülere  mahsus olan her vakit namaz için yeniden abdest almak kaydıyla namaz kılabileceklerini hem de oruç tutabileceklerini, ancak bu durumu kendisini sarsıcı tarzda rahatsız ederek oruç tutmasına mani gören kadınlar da hastalara dair olan oruç hükümlerine tabi olarak daha sonra oruçlarını kaza edebilecekleri hususunun altı kalın çizgilerle çizilerek vurgu yapılmıştır. Bu husus, eski Diyanet İşleri Başkanı olup dinî sahada yüzlerce eseri bulunan Prof. Dr. Süleyman Ateş tarafından açık ve seçik olarak tespit edilen konular arasında yer almaktadır. Ayrıca Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır da bu başlığın ilk paragrafında adını zikrettiğimiz eserinin 322-325 arasındaki sayfalarında aynı doğrultuda beyanda bulunmaktadır. Oruçla ilgili olarak da aynı eserin aynı sayfalarında Hz. Ayşe (r.a.) validemiz referans gösterilerek orucun tastamam tutulabileceği tespiti yapılmıştır. Zira oruçla ilgili olarak Bakara Suresinin 187. Ayetinde orucu bozan şeyler olarak yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmak sebepleri sayılmışken herhangi bir kanın orucu bozamayacağı; doğru ve ikna edici bir tespitte daha bulunulmuştur. Ancak yukarıda da değinildiği üzere,  regl halindeki bir kadın ağır seyreden regl hali sebebiyle oruç tutamayacak olursa, oruçla ilgili ayette hasta ve yolcular için mevcut olan ruhsattan yararlanarak daha sonra tutamadığı günler sayısınca orucunu tutabilir. Ama kendisini iyi hisseden kadınlar ise hiçbir şüphe ve vehme kapılmadan regl halinde iken rahatlıkla orucunu tutabilir. Bu konuda şöyle ve pekiştirici bir örnek verilebilir. Diyelim ki oruçlu bir hanımefendi iftara beş kala yani güneş batmak üzere iken regl haline girerse orucu bozulmuş mu olacak. Asla. 
    Bu konuda Kur’ân’dan ayet göstermeksizin, regl halindeki kadınların namaz kılmasını ve oruç tutmasını haram saymayı insanımıza dayatmada bulunan bazı simalar hakkında Allah’a sığınırız. Zira helal ve haram ancak ve sadece Kur’ân hükmü ile sabit olmak zorundadır. Öyle falan veya filanın lafı ile olmaz. Yukarıda değinildiği üzere ve tekrar edecek olursak Bakara Suresinin 222. Ayeti bu konuda sadece erkeklere bir yasak getirmiş bulunmaktadır. Kadınlar için her hangi bir hüküm ve düzenleme yoktur. Buna rağmen bu konuda mesnetsiz söylemlerde ısrar etmek; kadınlarımıza kötülük etmek ve onları dua, niyaz ve ibadetten uzak tutmaktan başka hiçbir anlam taşımamaktadır. Bu tür söylem sahiplerini insafa davet etmekten başka çare olmasa gerek.
    Kanaatimizce bu konuda söylenecek son söz şudur: Her inanç ve ibadette olduğu gibi bu konuda da mutlaka ve “olmazsa olmaz” cümlesinden olarak sadece ve Hz. Resul (as)’ün tabi olduğu Kur’ân’a müracaat etmeliyiz. Yüce Yaratıcının sözü üzerine söz koymak isteyenlerin değil. Onların, buna rağmen bu cesareti nereden ve kimden aldıkları gerçekten düşündürücüdür. Prof. Dr. Mehmet Okuyan hocanın dediği gibi sorular bu kitaptan çıkacak, başka hiçbir kitaptan değil. Kaldı ki bu hocamız da her fırsatta konu ile ilgili olarak verdiği konferanslarında söylediğimizi destekler mahiyette fikir beyan etmektedir.

2)    Kadının Dövülmesini Kur’ân’a İsnat Etme Meselesi  
    
    Bu konuda Nisa (Kadınlar) Suresinin 34.ayeti delaletiyle ve ayette geçen “Nüşûz” ve “darebe” lafızları dikkate alınarak dinî otoritelerin bazıları “darebe” lafzını dövmek anlamında alarak ayete meal verdikleri için konu bayağı ve upuzun tartışmalara vesile teşkil etmiş ve halen de ve maalesef aynı hızla tartışma devam etmektedir. 
    Sözü geçen ayetin orijinal söylemi şöyledir: “ Erricalu kavvamuna alannisai bima faddalallahu ba’dahum alâ ba’din ve bima enfaku min emvalihim fassalihatu kanitatun hafizatun lilğaybi bima hafizallahu velleti tahafuna nüşûzehunne feizuhunne vahcuruhünne filmedacii vadribuhunne fein ete’nekum felâ tebğu aleyhinne sebilen innellahe kâne aliyyen kebirâ”.  Meali: Erkekler kadınları, Allah’ın kendilerine onlardan daha fazla bağışladığı nimetler ve sahip oldukları servetten yapabilecekleri harcamalarla koruyup gözetirler. Dürüst ve erdemli kadınlar, gerçekten Allah’ın korunmasını buyurduğu mahremiyeti koruyan, sadık ve itaatkâr kadınlardır. Diklenmek ve geçimsiz davranmalarından endişe ettiğiniz kadınlara gelince, onlara nasihat ediniz ve yattıkları yatakta yalnız bırakınız; yine de itaat etmezlerse onları geçici olarak evden uzaklaştırınız. Bundan sonra itaat ederlerse, onları incitmekten kaçınınız. Allah gerçekten yücedir; büyüktür.”  
    Bu meal Prof.Dr. Bayraktar Bayraklı’nın eserinden alınmıştır. Bu husustaki yaklaşımların tespiti amacıyla bazı mealler üzerinde yaptığımız araştırmalarda Mustafa İslamoğlu, Bayraktar Bayraklı ile aynı görüştedir. Aynı amaçla incelediğimiz Prof.Dr. Hüseyin Atay, “dövün” ibaresi yerine “uslandırın” ifadesini kullanmıştır. Prof. Dr. Süleyman Ateş ise “dövün” ibaresine yer vermiştir. Diğer taraftan Prof.Dr. Abdülaziz Bayındır da yukarıda adı zikredilen “Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar” adlı eserinin bu bahisle ilgili kısmında ayete verdiği mealde “dövün” lafzını tercih etmiş ise de daha sonraki yıllarda çıktığı TV programlarında, kısa süreli olarak evden uzaklaştırın şeklinde meseleye yaklaşımda bulunmaktadır. Prof.Dr. Mehmet Okuyan ise, nüşûz kelimesini: “bakışı yabancıya kayan ve aile mahremiyetini ihlal eden” olarak her fırsatta vurgulamaktadır. Ve öyle eften püften tavırların meseleyi izah etmediğini ve dolayısıyla Hz. Aişe validemize yaşatılan “İFK” olayını da bu konuya örnek göstermektedir. 
    Buradan da görüleceği üzere mesele hakkında belli otoriteler fikir birliği etmemiş durumdalar. Ancak eserlerinde dövmekten yana olan müellifler bu fiilin nasıl ifa edileceği hakkında net bir bilgi verememekteler. Oysa darebe kelimesinin birçok anlamı bulunduğu; bu anlamların arasında dövmenin de bulunduğu ama ayırma anlamının da bu birçok anlam arasında yer aldığı belli otoritelerce söz konusu edilmektedir. Bu konuda mesele hemen her ortamda tartışılmış ve elan da tartışılmaktadır. Mesela bu tartışmalarda dövmenin hafifçe olması ve sakatlık yaratmayacak şekilde olması değerlendirilmekte ise de dövmek işi dövecek kişinin fiziki ve ruhsal yapısına göre mutlaka değişkenlik arz eder mahiyette olsa gerek. Tabiidir ki zebella gibi bir kocanın dövmesi ile her türlü zarafeti üzerinde taşıyan zarafet timsali bir kocanın dövmesi hiçbir olur mu?  Demek oluyor ki bu dayakla terbiye etme işi pek akılcı gözükmemektedir. Kaldı ki ifade edilen dövme şekli tamamen beşer ifadesi olup Kur’an’da bu konuda en ufak bir işaret yoktur. Dövün diye yanlış anlam verdikten sonra tabii olarak izahta bocalama başlamış ve izah zannedilen şey, ağızlara ve yüzlere bulaştırılmış ve iş bir komedi halini almıştır.
    Hâlbuki bu nüşuz  kavramı Nisa Suresinin 128. Ayetinde erkek eş için de söz konusu edilmiştir. 128. Ayet:  “ Veinimreetun hafet min be’liha nuşuzen ev i’raden fela cunahe aleyhima in yusliha beynahuma sulhan ve sulhu hayrun ve uhdiratilenfusuşşuhha ve in tuhsinu ve tattaku fe inellahe kâne bima ta’maluna habirâ”. Meali:  “ Eğer bir kadın kocasının hayâsızlığından yahut kendinden yüz çevirmesinden korkarsa, anlaşma ile aralarını düzeltmede ikisine de günah yoktur. Barış daima iyidir. Kıskançlık nefislere yaradılıştan konmuştur. Eğer güzelce geçinir ve Allah’tan sakınırsanız, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır”. İşte buyurun nüşûz kelimesi burada da geçiyor. Kadın hakkında olanına dövün; erkek hakkında olanına aralarını düzeltin, A birader böyle bir saçmalık akıllara ziyan değil de nedir. Demek ki nüşûz fiilinin daha başka çaresi de varmış. O da barış. Demek ki her hal ve şartta barış yolu tercih edilmeli. Efendiler etmeyin eylemeyin. Allah ve Kur’an adına yakıştırmalar yapmaya kendinizi lütfen yetkili ve ehil görmeyin. Zira kaş yapalım derken göz çıkarıyorsunuz. Amma ve lakin bu suretle de insanların hayatını tarumar ediyorsunuz.  
    Şunu da alsa akıllardan çıkarmayalım: Yüce Yaratıcı adına kadın denen insanı nadide bir varlık olarak adeta bir mücevher gibi yarattığı için hemen herkes ona daima ulaşmak ve ilişmek emelinde olduğundan Yaratıcısı, onu en son mesajında adeta koruma zırhına bürümüştür. Yukarıda da değinildiği üzere erkekler hakkında yok ama kadınlar hakkında özel bir Sure indirilmiştir. Ama kadınımızı bundan habersiz bırakarak daha başka mecralara sürüklediler. Dileriz kadınlarımız tez elden bu işin farkına varıp toplumdaki gerçek yerine oturur.  
    Pek de akılcı olmayan bu dövme işi, bizim talebelik yıllarımızda (1950-1970) öğrencilere de uygulanıyordu. Ama asla sadra şifa bir sonuç getiremedi. Getirmiyor. Bu uygulamanın Hz. Peygamber (s.a.s) tarafından ciddi manada reddedildiği ve “onları dövdükten sonra onlarla birlikte aynı yastığa nasıl baş koyabilirsiniz” anlamında Hadislerinin bulunduğu belli tartışma programlarında dile getirilen önemli yaklaşımlar arasında yer almaktadır.     
          Esasen bu mesele İlahî bir rahmet olarak “asrısaadette” vuku bulan ve adına “İFK” (Büyük İftira) denen ve Hz. Aişe (ra) validemizin yaşadığı bir olayla ilgili olarak Hz. Resul (as)’ün davranışı bu konuda her mümine örneklik edecek bir mahiyettedir. Bu münasebetle inzal olunan Kur’ân’ın Nur Suresi de bizlere yol göstermektedir. Fakat bizler sadece sevap olsun ümidiyle anlaşılmadık bir dille ve anlamadan Kur’ân okuduğumuz için bu İlahî rahmetten habersiz kalmaktayız. Bu rahmetten habersiz kaldığımız gibi bir de beşeri bazı yaklaşımları kendimize örnek almaktayız.
    İFK OLAYI denen bu olay hakkında birçok eser yayınlanmıştır. Özet olarak meseleye kısaca değinecek olursak bu olayın şöyle cereyan ettiği anlaşılmaktadır: Hz. Resul (as), her hangi bir gazaya  çıkacağı zaman eşleri arasında kura çeker ve kura kime düşerse onu yanında götürüyordu. Beni Müstalık Gazasında kura Hz. Aişe validemize düşmüş ve birlikte bu gazaya gidilmişti. Gaza dönüşü yapılan bir konaklama esnasında sabaha karşı hareket emri verildiğinde Hz. Aişe (r.a.) validemiz tabii ihtiyacını gidermek üzere ordugâhtan uzaklaşmıştı. Geri gelirken boynundaki Yemen (Zafâr) akiği gerdanlığının düşmüş olduğunu fark etti ve kendisini bekleyecekleri düşüncesiyle ve kimseye haber vermeden dönüp gerdanlığını aramaya koyuldu. Ancak karanlıkta onu bulup el yordamıyla tanelerini toplayıncaya kadar çok vakit kaybetti. Konak yerine geldiğinde kafilenin hareket ettiğini gördü ve yokluğunu anlayınca kendisini aramaya çıkacakları düşüncesiyle orada beklemeye başladı ve bu arada uyuya kaldı. Bu sırada ordunun artçı görevlisi olan Safvan b.Muattal es-Sülemi görevi gereği kamp yerini kontrol ederken onu uyaklarken buldu ve kendisine ait deveye bindirdi ve yola devam etti. Ancak kendi devesine Hz. Aişe (r.a.) validemizi bindirmiş olduğundan kendisi yaya olarak deveyi sürdüğü için gecikmeli olarak orduya yetişti. Bu sebeple, orduya yetiştiği zaman kuşluk vakti olmuş ve ordu da mola halindeydi. Ve dahi mülaki olunduktan sonra her şey normal karşılandı. 
    Ancak başlangıçta kötüye yorumlanmayan bu durum Medine’ye vasıl olduktan sonra bilinçli bazı dedikodulara sebep oldu.  Şöyle ki; Hicretten önce, Hazrec kabilesinin reisi olan ve Medine’nin yönetimi kendisine verilmek üzere olan Abdullah b. Übey, Hz. Peygamber (s.a.s)’in Medine’ye gelmesiyle birlikte kendisi bu başkanlıktan mahrum kaldı. İşte bu zat ve taraftarları, adeta Hz. Resul (as)’den intikam almak için bu gecikme konusunda dedi kodu üretmeye başladılar. 
    Gaza dönüşü zaten rahatsızlanan Hz. Aişe (r.a.) validemiz bu dedi kodu yaygarasını, Hz. Resul (as)’ün eskiden olduğu gibi kendisine ilgi göstermediği tavrından da şüphelenerek etrafındakilerden öğrendi ve fevkalade üzüldü. Hz. Resul (as), ne yapması gerektiği hakkında etrafına danıştı ve netice olarak Hz. Aişe (r.a.)validemizin babasının evine gönderilmesine karar verildi. Ve öyle oldu. Bu durum epey devam etti. Hz. Resul (as) bir gün Hz. Aişe (r.a.) validemize giderek aslında kendisinin de bu olaya inanmadığını ama ispatını da yapamadığını ama bu konuda inşallah bir vahiy geleceğini ümit ettiğini ve bunu beklemeleri gerektiğini söyledi ve bir bakıma Hz. Aişe (r.a.) validemize moral vermeye çalıştı. 
    İşte bu ziyaretten kısa bir süre sonra olayla ilgili olarak Nur Suresinde yer alan 11,12,13,14 ve15’inci ayetler indi: Ayet 11: Meali:  “ O iftirayı çıkaranlar içinizden küçük bir gruptur. Siz o iftirayı kendi hakkınızda fena bir şey saymayın, bilakis o sizin için hayırlıdır. O iftiracılara gelince, onlardan her birinin, kazandığı günah nispetinde cezası vardır. Bu yaygaranın elebaşılığını yapan şahsa ise cezanın en büyüğü vardır”. Ayet 12: Meali: “Siz ey müminler! Bu dedikoduyu daha işitir işitmez, mümin erkekler ve mümin kadınlar olarak biri biriniz hakkında iyi zan besleyip “Hâşâ” bu besbelli bir iftiradan başka bir şey değildir!” demeniz gerekmez miydi”?   Ayet 13. Meali: “O iftiracılar dört şahit getirselerdi ya! Şahitlerini getirmediklerine göre, onlar Allah katında (Allah’ın hükmüne göre) yalancıların ta kendileri olarak tescil edileceklerdir.” Ayet 14: Meali: “ Hem dünyada hem de ahrette, Allah’ın lütuf ve merhameti sizinle olmasaydı daldığınız bu yaygaradan dolayı mutlaka başınıza müthiş bir ceza gelirdi.” Ayet 15: Meali: “ O sırada siz o iftirayı dilden dile bir birinize aktarıyor, işin aslına dair hiç bilginiz olmayan sözleri ağızlarınızda geveleyip duruyordunuz ve bunu basit, önemsiz bir şey sanıyordunuz. Hâlbuki o, Allah’ın nazarında büyük bir vebaldi”.  
    Bu ayetlerin inzalinden sonra tabii olarak Hz.Aişe (r.a.) validemiz evine döndü. Ve bu iftiranın oluşumunda ciddi rolleri bulunan Hassan b. Sabit, Hâmne Bint Cahş ve Mistah b. Üsase’ye iffetli bir kadına zina isnadında bulundukları için Nur Suresinin 4. Ayetine göre her birine seksener celde/sopa vuruldu ve bir daha şahitlikleri kabul edilmemek üzere salıverildiler. Ve böylece olay kapanmış oldu.
    İşte bu olayda serkeşlikten daha da vahim olan bir olay karşısında kalan Hz. Aişe (r.a.) validemizin tabi tutulduğu bu muamele tüm kaynakların tanıklık ettiği bir durumdur. Peki, nuşûz/sadakatsizlik/serkeşlik denen hareket, zina gibi bir durum mudur ki dövülme ön görülmektedir. Hayır. O halde gerek psikolojik ve gerekse etik ve edep bakımdan evde huzursuzluğa sebep olan eşe nasihatte bulunulacaktır. İşe yaramadığı takdirde eşler arası ilişki konusunda yalnız bırakılacak, bu da fayda etmezse evden ayrılmasına karar verilerek babasının veya başka bir koruyucunun himayesine tevdi edilecektir. Eğer tüm bu tedbirlerden sonra pişmanlık duyulacak olursa o kadın tekrar evine dönebilecektir. Bu konuda akla hayale gelmeyen ve her bir insan için çirkin olup hayvanlara bile reva görülmeyen dayak atma işi asla ne akla ne de Kur’ân’a uygundur. Yukarıda da değinildiği üzere İlahî bir rahmet olarak bizzat peygamber üzerinde vukua gelen bu mesele bu konuda her kese örnek olmalıdır. 
 

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
14Kas
24Nis
09Nis

İki Önemli Konu

09Şub
16Oca

Mendillerin Dili